Mutlak Butlan, Milli Mutabakat Hükümetinin Habercisi Olabilir mi?

Mutlak Butlan, Milli Mutabakat Hükümetinin Habercisi Olabilir mi?


NİLGÜN EGE

Yaklaşık iki buçuk yıldır süren mutlak butlan davasında karar bugün çıktı ve Kemal Kılıçdaroğlu ile ekibi, mahkeme kararıyla yeniden CHP yönetiminin başına getirildi.

Ankara kulislerinde nelerin konuşulduğunu, o fısıltı gazetesinin nasıl bir hareketlilik içinde olduğunu hepimiz yakından izliyor ve biliyoruz. Ben hep derim ya; hayat da siyaset de üstün körü bakışları asla sevmez diye. Siyaset; satır aralarını doğru okumayı, fısıltıların nereye varacağını sezmeyi ve en önemlisi "zamanlamanın" getirdiği işaretleri doğru yorumlamayı gerektirir. Bugün öyle bir yapboz tamamlanıyor ki, kronolojiye ve yaşananlara dikkatli bakanlar için resmi okumak hiç de zor değil diye düşünüyorum.

Şimdi hem düşünelim hem sorgulayalım istiyorum; gelin siyasetin perde arkasında yaşananları birlikte inceleyelim, birlikte düşünelim ve sorgulayalım.

Peki Nedir Bu "Mutlak Butlan" ve Ne Anlama Geliyor?

Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 36. Hukuk Dairesi, CHP’nin 38. Olağan Kurultayı hakkında "mutlak butlan" yani "kesin hükümsüzlük" kararı verdi. Kararda ayrıca mevcut yönetimin tedbiren görevden uzaklaştırıldığı ve Kemal Kılıçdaroğlu yönetiminin yeniden göreve dönmesine hükmedildiği aktarılıyor.

Peki, bu ne anlama geliyor? "Mutlak butlan" kararı, hukuken o kurultayın aslında hiç yapılmamış sayılması sonucunu doğurabilecek çok ağır bir karar türüdür. Bu karar doğrultusunda Özgür Özel’in genel başkan seçildiği kurultay hukuken geçersiz kabul edilmiş oluyor. Bu durumda teorik olarak kurultay öncesindeki yönetim, yani Kemal Kılıçdaroğlu ve o dönemki parti organları yeniden meşru yönetim kabul ediliyor.

Şimdi önümüzde iki kritik ihtimal var:

1. Tedbir Kararı Hemen Uygulanabilir: Mahkeme sadece “iptal” demedi; aynı zamanda “tedbiren görevden uzaklaştırma” ifadesi kullandı. Bu nedenle teknik olarak kısa vadede Kılıçdaroğlu ekibinin parti yönetimini devralması gündemde ve yeniden kurultaya götürebilir,

2. Karar Temyize Götürülebilir: Mevcut yönetimin kararı Yargıtay’a taşıması bekleniyor. Türk hukukunda özellikle siyasi partilerle ilgili böyle büyük krizlerde üst yargı süreci belirleyici olacaktır.

Ancak sokaktaki ve dijital dünyadaki yansıması çok daha sert. Şu an çok büyük bir kitle bu karara karşı son derece öfkeli ve sosyal medya adeta bu öfkeden dolayı yıkılıyor, klavyeler alev almış durumda!

Şimdi Madalyonun Öteki Yüzüne Bakalım Ve Kronometreyi Geri Saralım: 8 Nisan 2026

İşte tam bu infialin ortasında, kronometreyi sadece bir ay geriye saralım. AK Parti’nin eski MKYK üyesi, muhafazakâr camianın en dikkatle takip edilen isimlerinden avukat Mücahit Birinci, 8 Nisan’da X hesabından dikkat çekici bir tweet atmıştı. Ne diyordu o tweette?

"Çok acil bir butlan kararı ile CHP’nin kendi kodlarına dönmesi, 2028’de iktidara koalisyon ortağı olarak girerek toplumsal mutabakatı sağlaması... AK Parti / MHP ve CHP’nin ortak bir iktidar modeliyle ülkeyi birlikte yönetmesi gerekmektedir."

O gün bu tweeti okuyanlar, "Birinci sadece siyasi bir temennide bulunuyor veya saçmalıyor " deyip geçti. Oysa cümlenin içinde saklanan o teknik, hukuki kavram çok manidardı: "Butlan kararı..." Siyasi bir analizde neden ısrarla bu özellikle hukuk terimi fısıldanıyordu?

Ve Yargı Süreci

Aslında "mutlak butlan" tartışması bugün birdenbire ortaya çıkmış bir mesele değildi. CHP kurultayına ilişkin dava uzun süredir yargı süreçlerinde devam ediyor, zaman zaman erteleniyor, zaman zaman yeniden siyasetin merkezine taşınıyordu.

2025 yılı boyunca duruşmalar kesintisiz sürdü, "mutlak butlan" ifadesi zaten resmi dava tutanaklarına girdi ve 2026’ya gelindiğinde de istinaf süreçleri ile yeni duruşmalar siyasetin arka planında konuşulmaya hep devam etti. Bazı dönemlerde kamuoyunda etkisi azaldı ama dosya hiçbir zaman kapanmadı. Siyasetin ve yargının içindeki aktörler bu dosyanın ne kadar büyük bir potansiyel taşıdığını çok iyi biliyordu. Ancak son gelişmeler, dosyayı yeniden Türkiye’nin en sıcak siyasi başlığı haline getirdi.

İşte tam bu noktada zihinleri kurcalayan o büyük soru işareti beliriyor: Yargı koridorlarında 2,5 yıldır süren ve tutanaklarda bekleyen bu kritik davanın, tam da Ankara'da yeni anayasa ve yeni siyasi denge hesaplarının yapıldığı bir dönemde karara bağlanacağını, Mücahit Birinci tam bir ay önceden nasıl bu kadar net bir siyasi reçeteye dönüştürebildi? Bu durum sadece bir hukukçunun öngörü başarısı mı, yoksa Ankara kulislerinde çoktan olgunlaşmış stratejik bir takvimin dışa vurumu mu?

Perinçek Doktrini ve Doğu Akdeniz Kuşatmasının Şifreleri

Tam bu noktada, resmin büyük ortağını, yani yıllardır bu fikri Ankara semalarında ve her yerde  seslendiren Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek’i sahneye davet etmemiz gerekiyor. Perinçek’in kökleri özellikle 2017 Anayasa Referandumu sürecine dayanan ve Mayıs 2020'deki o meşhur çıkışıyla somutlaşan net bir tezi var: "Geniş Tabanlı Milli Hükümet" ya da "Üreticilerin Milli Hükümeti."

Peki nedir Perinçek’in 2017’den beri ilmek ilmek ördüğü bu felsefenin altındaki gerçek? Burayı iyi okumamız gerekiyor. Perinçek, Türkiye’nin bir "Doğu Akdeniz Kuşatması" altında olduğunu savunuyor. Nedir bu kuşatma? ABD, Fransa, Yunanistan ve Güney Kıbrıs’ın, Türkiye’yi kendi deniz sınırlarına, yani Antalya Körfezi’ne hapsetme girişimidir. Milyarlarca dolarlık hidrokarbon ve doğal gaz yataklarının paylaşım kavgasında Türkiye’yi devre dışı bırakma çabasıdır. Dedeağaç’tan Girit’e kadar kurulan askeri üslerle namluların Türkiye'ye çevrilmesidir.

İşte Perinçek, 2017 referandumuyla değişen yeni hükümet sisteminden beri şu formülü her yerde her şekilde anlatıp durdu :''Türkiye bu küresel tehditlerle, Akdeniz’deki askeri kuşatmayla ve içerideki ekonomik fırtınayla tek bir partinin omuzlarında mücadele edemez. Çözüm; AK Parti, MHP, CHP ve Vatan Partisi’nin bir araya geleceği çelikten bir iç cephe, yani milli bir mutabakattır.” Dahası, Perinçek bu tezi işlerken o çok tartışılan kırmızı çizgiyi de net bir şekilde çekmişti: “Bu koşullarda, devletin ve ordunun başındaki Recep Tayyip Erdoğan’ı dışlayan bir hükümet Milli Hükümet olmaz, Atlantik'in planladığı hükümet olur. Bu yeni mimarinin öncüsü ve lideri Erdoğan olmak zorundadır.”

Yıllarca kamuoyunun "gerçekleşmesi imkânsız bir senaryo" olarak dinleyip geçtiği bu doktrin, bugün ne gariptir ki AK Parti mutfağından çıkan Mücahit Birinci'nin "AK Parti - MHP - CHP ortak iktidar modeli kurmalıdır" reçetesiyle birebir aynı kavşakta buluşuyor. Sağın ve solun teorisyenleri, aynı idari mimariyi işaret ediyor.


Perde Arkasındaki "Bir Dost" ve Tasarlanan Mimari

Mücahit Birinci, Ağustos 2025’te AK Parti’den ayrıldıktan sonra köşesine çekilmedi. Aksine, son dönemde yazdığı analizlerin altına "Bir dost" imzasını atarak, eski partisine ve devlete dışarıdan stratejik akıl veren bağımsız bir figür profili çizmeye başladı.

Peki, aktif siyasetin prangalarından kurtulan bu "dost “un vizyonu bizi nereye götürüyor?

Perinçek’in yıllardır teorisini yaptığı "Erdoğan liderliğindeki Milli Hükümet" formülü ile Birinci’nin "Butlan kararıyla CHP kodlarına dönsün, üçlü koalisyon kurulsun" çağrısı aynı potada erimiyor mu? Üstelik tam da işaret edildiği gibi, dün Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 36. Hukuk Dairesi'nin verdiği o büyük karar ve tasfiye hamlesiyle, Kemal Kılıçdaroğlu ve ekibi mahkeme kararıyla CHP'nin meşru yönetiminin başına geri getiriliyor. Yani CHP, kurumsal hafızasıyla, birilerinin deyimiyle "milli politikalara daha kolay uyum sağlayabilecek o eski kodlarına" geri döndürülüyor.

Asıl Soru: Milli Mutabakat Hükümeti Geliyor mu?

Şimdi tüm bu resmi birleştirip, aklımızı ve mantığımızı devreye sokarak o can alıcı soruyu soralım:

Kılıçdaroğlu’nun mahkeme kararıyla yeniden CHP'nin başına geçmesi, uzun süredir yürüyen ve tutanaklarda pişen o davanın tam da bu kritik dönemeçte nihai bir karara bağlanması, sosyal medyanın bu kararla yıkılması, Doğu Perinçek'in yıllardır "Erdoğan öncülüğünde CHP'yi de kapsayan bir hükümet" diye söylemleri ve eski bir AK Parti kurmayının bir ay önceden bu hukuki kavramı koalisyon reçetesiyle birlikte zikretmesi... Hepsi ardı ardına denk gelmiş birer tesadüfler zinciri mi?

Yoksa Türkiye’yi küresel fırtınadan korumak amacıyla, perde arkasında mutfağı çoktan hazırlanmış, mimarisi Cumhurbaşkanı Erdoğan öncülüğünde şekillenen "AK Parti - MHP - CHP Milli Mutabakat Hükümeti" gerçekten yolda mı?

Siyaset; hafızasında yazılan senaryoları her zaman satır aralarında saklar. Fısıltıyı sever derler; ama bizler bu satır aralarını önümüzdeki süreçte hem okuyacağız hemde çözmeye çalışacağız.

 Peki ya sizce? Taşlar yerine mi oturuyor, yoksa hesap edilmeyen büyük bir fırtına mı yaklaşıyor?