İnsanoğlu

insanoğlu his sevilmek sevmek

İnsanoğlu

En son ne zaman bir şeyi gerçekten hissettik?

Ama şöyle yüzeyinden değil…

İçimize kadar işleyen, kalbimize dokunan, bir anlığına bile olsa “yaşıyorum” dedirten bir his.


En son ne zaman bir duygu bize gerçekten canlı hissettirdi?


Günler akıyor.

Saatler birbirine karışıyor.

Yapılacaklar listeleri uzuyor, beklentiler artıyor, sorumluluklar ağırlaşıyor.

Ve insan, bu kalabalığın içinde fark etmeden kendini kaybediyor.


Bir yaprak gibi…

Bir sağa, bir sola savrulurken;

en çok hatırlaması gereken şeyi unutuyor:

Kendisini.


En son ne zaman kendine yalnızca bir “insan” olduğunu hatırlattın?

Bir ünvan olmadan.

Bir rol taşımadan.

Bir şey başarmak zorunda hissetmeden.

Sadece insan olduğunu…


Peki bunu sen de gerçekten biliyor musun?

Yoksa sadece “biliyorum” demeyi mi öğrendik?


Elbette, insanız.

Gülebilen…

Ağlayabilen…

Bazen kahkahalarla gülen, bazen kimse görmesin diye içine içine ağlayan.

Kırılan, umutlanan, hayal kuran…

Duyguları olan ve bu duyguların karmaşasında kendini arayan varlıklarız.


Ama bir yerde, sanki bize şunu öğrettiler:

“Çok hissetme.”

“Belli etme.”

“Güçlü dur.”

“Kontrol sende olsun.”


Ve sonra bir bakıyoruz…

Bir süredir ne gülebilmişiz içimizden geldiği gibi,

ne de ağlayabilmişiz doya doya.

Sanki içimizde bir yerler sessizleşmiş.


Bu hayat denen;

duyguların törpülendiği,

her şeyin “normalleştirildiği” bu dünyada…

İnsanın kendisini hatırlayıp bir gözyaşı dökebilmesi bile neredeyse bir mucize.


Çünkü modern hayat, hissetmekten çok idare etmeyi öğretiyor.

Devam etmeyi.

Dağılmamayı.

Bir noktadan sonra insan, neyi neden yaptığını değil;

sadece yapması gerektiğini biliyor.


Duygular tamamen yok olmuyor belki,

ama sınırlanıyor.

Bir yere kadar kabul ediliyor.


Sevinç ölçülü olmalı.

Üzüntü kısa sürmeli.

Kırgınlık çabuk toparlanmalı.

Ağlamak mümkün ama sessizce.


Bu yüzden yaşananlarla hissedilenler arasında bir mesafe oluşuyor.

Bir şeyler oluyor, ama içimizde tam karşılığını bulamıyor.

İnsan farkında olmadan otomatikleşiyor.


Sorun çoğu zaman ne yaşadığımız değil,

nasıl yaşadığımız oluyor.

Her şey hızlı.

Her şey dolu.

Durmak için alan yok.


İnsan da bu tempoda kendini geri plana atıyor.

Önce erteliyor.

Sonra alışıyor.

En sonunda unutuyor.


Kendini hatırlamak bu yüzden önemli.

Bir dram yaratmak için değil.

Bir şeyi büyütmek için hiç değil.

Sadece yerini bilmek için.


“Ben şu an neredeyim?”

“Beni zorlayan ne?”

“Beni canlı tutan ne?”


Bu soruların cevabı her zaman net olmayabilir.

Ama sorulmadıklarında, insan kendisinden uzaklaşıyor.


Belki mesele mutlu olmak ya da olmamak değil.

Belki mesele, yaşadığını fark edebilmek.

Hayatı otomatik pilotta geçirmemek.


Çünkü insan, hissettiği kadar değil;

kendini fark ettiği kadar var oluyor.


Bu yüzden büyük değişimlere gerek yok.

Bazen küçük bir durak yeterli.

Kısa bir içe dönüş.

Kendine doğru atılmış sakin bir adım.


Hayat akmaya devam ederken,

insanın kendisini tamamen kaybetmemesi için...


ZEYNEP ŞİMŞEK