BİR YÜREK, BİR ASKER, BİR ANA…
ERZURUMLU ÜSTEĞMEN KARA FATMA VE ANADOLU KADINININ DİNMEYEN VEFASI
Bugün size bir soru sormak istiyorum... Bir milleti sadece cephede savaşan askerler mi kurtarır?
Yoksa sırtında mermi taşıyan, yaralı askerin başında sabahlayan, evladını vatana emanet edip gözyaşını içine akıtan analar da o zaferin gerçek kahramanları mıdır?
Tarih kitaplarını açtığımızda çoğu zaman komutanların isimlerini okuruz.
Meydan muharebelerini, kazanılan zaferleri, yapılan fedakârlıkları öğreniriz.
Peki ya o komutanlarla omuz omuza yürüyen, gerektiğinde silaha sarılan, gerektiğinde cephane taşıyan, gerektiğinde canını hiç düşünmeden vatan uğruna ortaya koyan Anadolu kadınlarını ne kadar tanıyoruz?
Aslında bu sorunun cevabı, bizim millet olarak kim olduğumuzu da anlatıyor.
Çünkü bu millet, hiçbir zaman yalnızca erkeklerin savaştığı bir millet olmadı.
Biz; kadınıyla erkeğiyle aynı siperde direnen, aynı acıyı yaşayan, aynı bayrağa can veren bir milletiz.
"ANADOLU KADINI AYAĞA KALKTI MI, KARŞISINDA HİÇBİR GÜÇ DURAMAZ!"
Ve açık konuşalım...
Bu toprakların mayasında kahramanlık varsa, o mayayı yoğuranların başında Anadolu kadını gelir. Onun cesaretini birkaç cümleyle anlatamazsınız.
Onun yüreğindeki imanı, vatan sevgisini, fedakârlığı tarif edecek kelimeler çoğu zaman yetersiz kalır.
Anadolu kadını gerektiğinde evladını geride bırakır... Gerektiğinde o evladın geleceği için canını ortaya koyar...
Ve gerektiğinde tarihin yönünü değiştirecek cesareti gösterir.
Belki iddialı olacak ama şunu gönül rahatlığıyla söyleyebilirim: Anadolu kadınının kararlılığını hafife alan herkes şunu iyi bilmelidir; o kadın vatanı için ayağa kalktı mı, karşısında hiçbir güç duramaz.
İşte bu yüzden Millî Mücadele'yi anlatırken yalnızca cephedeki Mehmetçiği konuşamayız.
O Mehmetçiğin arkasında, görünmeyen ama zaferin en büyük mimarlarından olan Anadolu kadınlarımıza da konuşmalıyız.
Tarihe bir bakalım ve düşünelim... Kastamonu'da Şerife Bacı, dondurucu kışta cephaneyi koruyabilmek için kendi bedenini soğuğa siper etti.
Manisa Gördesli Makbule, eline tüfeğini aldı ve Kuvâ-yı Milliye saflarında son nefesine kadar mücadele etti.
Adanalı Tayyar Rahmiye, düşman ateşi altında geri çekilmeyen yiğit kadınlardan biri oldu.
Kastamonulu Halime Çavuş, kadın olduğunu gizleyerek asker üniforması giydi; henüz çocuk yaşta İstanbullu Nezahat Onbaşı, babasının yanında cepheden cepheye koştu.
Aydınlı Çete Emir Ayşe efeliğiyle destan yazdı.
BİR DE ERZURUMLU NENE HATUNUMUZ VAR, AMMA... BİR DE FATMA SEHER’İ VAR BU MEMLEKETİN!
Ve elbette… 93 Harbi denildiğinde hafızalarımıza ilk kazınan isimlerden biri: Erzurumlu Nene Hatun...
"Evladım anasız büyür ama vatansız büyüyemez" diyerek Aziziye Tabyaları'na koşan o yiğit dadaş kadını...
Evet, Erzurum her zaman kadın kahramanı Nene Hatun ile öne çıktı, onunla bilindi, onunla gurur duydu. Başımızın tacıdır, milletimizin sarsılmaz vicdanıdır.
Ama bu kadim memleketin bir de Üsteğmen Kara Fatma’sı, yani Fatma Seher Erden’i var! Bir anne, bir asker, bir komutan ve gerektiğinde yüzlerce askere emir verecek kadar güçlü bir Türk kadını...
Mustafa Kemal Paşa'nın karşısına çıkıp; "Paşam, bana görev verin" diyebilecek kadar cesurdu Kara Fatma.
Batı Cephesi'nde İzmit'te, Bursa'da yüzlerce milise komutanlık edecek kadar liderdi.
Ve gerektiğinde düşmanın üzerine ilk yürüyenlerden biri olacak kadar gözü karaydı.
Belki de onun karakterini en iyi anlatan söz, vücuduna saplanan şarapnel parçasının çıkarılamayacağını öğrendiğinde söylediği şu cümleydi:
"Desene doktor bey... Düşmanı ölene kadar içimde taşıyacağım."
İşte bazı insanlar yaşarken efsane olurlar. Kara Fatma da onlardan biriydi.
BEYOĞLU'NDA BİR PROGRAM DEĞİL, ADETA BİR VİCDAN NÖBETİ...
Gelelim asıl konumuza...
Geçtiğimiz 2 Temmuz'da İstanbul Beyoğlu'nda düzenlenen “Tarih, Hafıza ve Millî Mücadele” programı sıradan bir anma etkinliği değildi.
Bazen öyle programlar yapılır ki; konuşmalar biter, fotoğraflar çekilir, salon boşalır ve geriye sadece birkaç kare kalır.
Ama bazı programlar vardır, günler sonra bile konuşulmaya devam eder.
İşte Beyoğlu'nda yaşanan tam olarak buydu.
Türk Kızılayı Beyoğlu Şubesi'nin öncülüğünde, Beyoğlu Kaymakamlığı'nın himayelerinde gerçekleştirilen bu anlamlı organizasyon, geçmişle bugün arasında kurulan güçlü bir gönül köprüsüydü.
Program, Kulaksız Mezarlığı'nda bulunan Kara Fatma'nın anıt kabri başında başladı. Dualar edildi... Kur'an-ı Kerim tilavetinin ardından edilen her dua, aslında sadece Kara Fatma'ya değil; bu vatan uğruna can veren bütün kahramanlaraydı.
O an mezarlıkta bulunan herkesin yüzünde aynı duygu vardı: Sessiz ama derin bir minnet duygusuydu sanki...
Ve bazı insanlar öldükten sonra toprağa değil, milletin hafızasına emanet edilir.
Kara Fatma da onlardan biriydi.
Programın ikinci bölümü Okçular Vakfı'nda devam etti.
Ancak orada sadece bir konferans yapılmadı.
Aslında geçmiş yeniden konuştu, tarih yeniden nefes aldı ve bizler, yıllardır belki de yeterince anlatamadığımız, tanıtamadığımız kahramanımızla yeniden buluştuk.
Ve biliyor musunuz; en güzel, en gurur verici olanı da neydi?
Erzurumlu kadınlar, bugün tıpkı Nene Hatun’a olduğu gibi Kara Fatma’nın o şanlı hatırasına da sonuna kadar sahip çıktılar.
O asil dadaş kızları, Erzurum'un bağrından çıkan bu ikinci dev çınarı asla unutmadıklarını ve unutturmayacaklarını o gün tüm dünyaya ilan ettiler.
Ve arkalarında duran o sarsılmaz iradeyle gösterdiler ki; bu bir seferlik bir buluşma değil.
Bu şanlı mirası, bu büyük vefayı her yıl daha da büyüterek, daha gür sesle anmaya ve gelecek nesillerin hafızasına kazımaya kararlılıkla devam edeceklerini gösterdiler.
BU İŞİN ARKASINDA BÜYÜK BİR EMEK VARDI
Elbette böylesine anlamlı bir organizasyon kendiliğinden ortaya çıkmıyor.
Arkasında günler süren hazırlık, büyük bir emek ve en önemlisi de samimi bir inanç gerekiyor.
Programın gerçekleşmesinde Beyoğlu Kaymakamlığı'nın himayeleriyle birlikte Türk Kızılayı Beyoğlu Şube Başkanı Dr. Zafer Tahmaz'ın desteği önemli bir rol oynadı.
Fakat burada ayrı bir parantez açmak istiyorum. Organizasyonun görünen yüzünün arkasında, görünmeyen ama en büyük yükü omuzlayan bir ekip vardı: Beyoğlu Kızılay Kadın Kolları Başkanı Serap Öztürk, Esengül Güler ve birbirinden değerli yönetim kurulu üyeleri...
İnanın, program başlamadan önceki telaşlarını, hazırlıklarını görmeliydiniz. Demek ki Anadolu kadınının o bitmeyen mücadele ruhu hâlâ yaşıyor.
Eskiden cephe gerisini ayakta tutan kadınlar vardı, bugün ise tarihimize sahip çıkan kadınlar var.
Belki cephede değiller ama aynı ruhla çalışıyorlar.
İşte bu yüzden Serap Öztürk ve ekibini sadece başarılı bir organizasyon yaptıkları için değil, bir hafızayı canlı tuttukları için kutluyorum.
Bu yüzdendir ki bazı insanlar etkinlik düzenlemez, iz bırakır. Ve bence o gün Erzurumlu kadınlar tam olarak bunu başardılar.
ZEKİYE ÇOMAKLI ANLATMADI... YAŞATTI...
Program boyunca birbirinden değerli konuşmalar yapıldı. Ancak itiraf etmeliyim ki konukları en çok etkileyen isimlerden biri, araştırmacı yazar ve aynı zamanda Erzurum'un ilk kadın köşe yazarı olan Zekiye Çomaklı oldu.
Kürsüye çıktığında elinde sadece notlar yoktu; yılların araştırması, belgeler, hatıralar ve en önemlisi büyük bir gönül vardı.
Kara Fatma'yı anlatırken sadece tarih anlatmadı, adeta salona yeniden getirdi ve kendi kahramanlarımızı yeterince anlatamadığımız gerçeğiyle bir kez daha yüzleştirdi.
Ayrıca Zekiye Çomaklı'nın konuşması bir gerçeği yeniden hatırlattı: Kahramanlar ölmez, unutulduklarında kaybolurlar.
Onları yaşatan ise tarih kitaplarından önce, onları anlatan insanlardır. O gün, Zekiye Hanım sadece bir sunum yapmadı; Kara Fatma'yı yeniden hafızalarımıza emanet etti.
BİR TAS ÇORBADA SAKLI OLAN HAFIZA
Programın sonunda büyük kazanlarla çorba getirildi. İlk bakışta sıradan bir ikram gibi görünüyordu ama değildi...
İnanın sevgili okurlarım o çorba, herhangi bir çorba değildi.
Zekiye Çomaklı'nın anlatımı eşliğinde, Kara Fatma'nın cephede askerleriyle paylaştığı o meşhur "yokluk çorbası" yeniden hayat bulmuştu.
Ardından Şef Zübeyde Yaşlak tarafından hazırlanan ay-yıldızlı kurabiyeler ikram edildi.
Bir an elimdeki çorbaya baktım... Sonra kendi kendime düşündüm
Acaba bundan yüz yıl önce cephede aynı çorbayı içen Mehmetçik ne hissediyordu?
Açlığı mı, yorgunluğu mu, yoksa arkasında kendisine güvenen bir millet olduğunu bilmenin verdiği o tarifsiz gücü mü?
Üstelik o çorbanın ardında öyle büyük bir karakter vardı ki... Üsteğmenlik maaşı bağlandığında,
"Ben vatanım için savaştım" diyerek o maaşı kabul etmeyip Türk Kızılayı'na bağışlayan bir Anadolu kadınının vicdanı vardı.
İşte Kara Fatma'yı Kara Fatma yapan da yalnızca cephede gösterdiği kahramanlık değildi.
Asıl büyüklüğü, savaştan sonra da omuzlarında taşımaya devam ettiği insanlık onuruydu.
GELECEĞE BIRAKILMIŞ GÜÇLÜ BİR EMANET
İşte bu yüzden bu tür programlar yalnızca bir anma etkinliği değildir.
Bunlar, bir milletin hafızasını ayakta tutan sessiz nöbetlerdir.
Çünkü milletler, kahramanlarını unuttukları gün hafızalarını kaybetmeye başlar.
Hafızasını kaybeden milletlerin ise geleceğini koruması kolay değildir.
İşte bu nedenle Beyoğlu'nda yapılan bu anlamlı organizasyonun değeri, düzenlendiği günle sınırlı değildir.
Bu program, geçmişe duyulan saygının geleceğe bırakılmış güçlü bir emanetidir.
Bu güzel organizasyonda emeği geçen Beyoğlu Kaymakamlığı'na, Dr. Zafer Tahmaz ve yönetimine, Beyoğlu İlçe Tarım Müdürü ve Kızılay Kadın Kolları Başkanı Serap Öztürk ve fedakâr yönetimine, araştırmacı yazar Zekiye Çomaklı’ya teşekkür ediyorum.
Onlar sadece bir program düzenlemediler; bir milletin hafızasına sahip çıktılar.
Bugün sadece geçmişin sayfalarında değil; Beyoğlu’ndan İstanbul’un dört bir yanına, bürokrasiden sivil topluma kadar her yerde Erzurum kadınlarının o asil duruşu, çalışkanlığı ve sarsılmaz iradesi konuşuluyor.
Devletin ve milletin her kademesinde iz bırakan, bu şanlı mirası omuzlarında gururla taşıyan tüm dadaş kızlarına selam olsun. Teşekkürler dadaş kızları; bu vatan, bu şehir ve bu hafıza sizlere minnettar...
Ruhun şad olsun Fatma Seher Ana… Bugün senin emanetin Dadaş kızlarında, Anadolu'nun cefakâr kadınlarında ve seni unutturmamaya ant içen bu milletin vicdanında yaşayacak...
Ve tarih sadece yazılmaz... Tarih, vefayla da yaşatılır.
Sevgilerimle


İlk Yorum yapan siz olun!